Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nurettin Şahiner, yerüstü ve yeraltı sularının kirlenmesine neden olan siyanür gibi toksik metalleri temizleyebilen, çok küçük boyutta parçacık ürettiklerini açıkladı.

Nurettin Şahiner, lisans ve lisansüstü eğitimini Hacettepe Üniversitesi Kimya Bölümünde tamamladıktan sonra ABD Tulane Üniversitesi Kimya ve Biyomolekül Mühendisliği Bölümü’nde hidrojel, mikrojel ve nanojellerin biyo ve nanoteknolojide kullanılmasıyla ilgili doktora yaptığını söyledi. Doktora sonrası çalışmaları sırasında Tulane Üniversitesi’nden Dr. Diane Blake ile yeraltı ve yerüstü sularındaki zararlı toksik metalleri temizlemek amacıyla bir çalışma yaptıklarını anlatan Şahiner, "yaptığımız çalışma sonucunda ’nanopartikül’ dediğimiz gözle görülemeyen boyutta ürettiğimiz parçacıklarla sudaki ve çözelti halindeki topraktaki uranyumu temizleyerek bu çalışmanın uluslararası geçerliliği olan patent belgesini aldık" dedi.

Çalışmalarına ÇOMÜ Kimya Bölümü’nde, Prof. Dr. Yakup Baran ve bir grup arkadaşıyla devam edeceğini ifade eden Doç. Dr. Şahiner, "Çanakkale’de siyanürle altın arama sonucu ortaya çıkan sorunlar tartışılıyor. Altını siyanürle birlikte değil de bizim sentezleyeceğimiz ve daha da geliştirdiğimiz akıllı ve çevre dostu, gözle görülemeyen boyutlardaki parçacıklarla hızlı ve daha ekonomik bir şekilde toplayabiliriz, yani temizleyebiliriz" diye konuştu.

Şahiner, söz konusu partiküllerin "biyouyumlu" olduğuna dikkati çekerek "Bu partiküller, istenilen boyutta, şekilde ve yapıda hazırlanabildiklerinden, kanser tedavisi dahil, insan sağlığıyla ilgili birçok alanda da kullanılabilir" dedi.

Gökdelenler için cam silen robot geliştirdiler

YıldızTeknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği öğrencilerinin ürettiği robot, gökdelenlerde insana gerek duymadan camları siliyor. Prof. Galip Cansever liderliğindeki bir doktora, 7 lisans öğrencisinin geliştirdiği cam temizleyici robot, yüksek binalar için güvenli ve ekonomik. Prof. Cansever, şunları söyledi:

"Robotta iki su deposu, tarayıcı, cam sileceği ve rulo silindir var. Yani bina yüzeyindeki bulunan camları scanner gibi tarıyor. Ardından haznesindeki suyu deterjanla püskürtüyor. Rulosuyla köpüklüyor. Üstelik çok hızlı. Robot için sponsor bekliyoruz."

Hasta dokuları ’dokunmasız’ yöntemle tespit

ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Biyomedikal Araştırma Laboratuvarı’nda, insan vücudundaki dokuların herhangi bir zarar görmeden görüntülenmesi için proje yürütülüyor. Üzerinde çalışılan cihazla vücuda temas olmaksızın hasta dokular tespit edilebilecek. ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Gençer, bir yıldır TÜBİTAK’ın desteğiyle "dokunmasız" yöntemlerle dokuların görüntülenmesine yönelik bir proje üzerinde çalıştıklarını belirterek cihazla vücudun herhangi bir bölgesindeki farklılaşma olan dokuları saptayabilmeyi hedeflediklerini söyledi.

Yöntemle literatürde ilk kez canlı hayvan görüntüsü elde edildiğini vurgulayan Prof. Gençer, "İki yılda tamamlanacak cihazla beyin kanaması veya iç organ kanamaları ile tümörlü dokular tespit edilebilecek. Ancak, bu cihaz tanıya yönelik yöntemleri ortadan kaldıracak değil, tamamlayacak bir cihaz olacak" diye konuştu.

.

 

Yusufçuk böceği, uçuşu hangi hızda ve hangi yönde olursa olsun, aniden durup ters yönde uçmaya başlayabilecek kadar kusursuz bir uçma yeteneğine sahiptir. Yusufçuk, havada sabit durup avına saldırmak için uygun bir pozisyon bekleyebilir. Ayrıca bu durumdayken olduğu yerde kıvrak bir dönüş yaparak avına yönelebilir. Bunlar, yusufçuğun günümüzün gelişmiş teknolojisinin ürünü olan helikopterlere ilham kaynağı olan manevra kabiliyetlerinden birkaçıdır.

Yusufçuğun vücudu, metalle kaplanmış izlenimi veren halkalı bir yapıya sahiptir. Buz mavisinden bordoya kadar çeşitli renklere sahip olabilen yusufçuğun sırtında biri önde diğeri arkada olmak üzere iki çift kanat vardır. Kanatların hareketi iki karşıt kas grubunun hareketi ile sağlanır. Kasların bir ucu gövdenin içinde kaldıraç şeklindeki uzantılara bağlıdır. Bir kas grubu kasılarak bir çift kanadın yükselmesini sağlarken, öteki kas grubu da aynı oranda esneyerek ikinci çiftin alçalmasını sağlar. İşte günümüzde yusufçuklardan örnek alınarak üretilmiş olan helikopterler de aynı yöntemle alçalıp yükselir.

Yusufçuk ani manevralar yapabilir, aniden hızını artırabilir ve saniyede 10 metre gibi yüksek bir hızla uçabilir. Yusufçuğun birer basit kopyası olan helikopterler ise bu muhteşem teknolojiyi taklit etmeye çalışıyorlar. Yusufçuk gözlerindeki olağanüstü tasarım sayesinde neredeyse arkasında olup bitenleri bile gözleyebilir.

Yusufçuk böceklerinin kusursuz uçuşları, birbirinden bağımsız dört büyük kanadın vücudun ağırlığını taşımasıyla sağlanır. Bu özellik sayesinde yusufçuk ani manevralar yapabilir, aniden hızını artırabilir ve saniyede 10 metre gibi yüksek bir hızla uçabilir.

Çok hızlı uçarken ani manevralar yapabilen yusufçuğun, görme yeteneği de kusursuzdur. Yusufçuk gözü, bilimsel çevrelerde dünyanın en iyi böcek gözü olarak kabul edilir. Yusufçuğun her birinde 30.000 kadar ayrı mercek bulunan bir çift gözü vardır. İki yarım küreye benzeyen ve başının yarısı kadar yer kaplayan gözler, böceğe çok geniş bir görüş sahası sağlar.

Yusufçuğun sahip olduğu mükemmel kanat sistemi ve olağanüstü göz yapısı, detaylarındaki tüm özellikleriyle birlikte kusursuzca yaratılmıştır. Yusufçuk böceği ancak mevcut bu vücut tasarımı sayesinde yaşamını sürdürebilir. Yusufçuktaki bu benzersiz tasarım yüce Allah'a aittir. Allah her türlü yaratmayı bilendir. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

"Çünkü Rabbin, yaratan ve bilenin ta kendisidir." (Hicr Suresi, 86)

.

Birtakım sırlara ve feyizlere mazhar olduğuna inandığım Kurban Dede, bir gün Hz. Hızır ile ilgili hatıralarını anlatırken, mesele suyun sırlarına geldi. O sadece, 'Ah bir bilseniz suda neler var neler!..' dedi ve meseleyi öylece kapattı. Tevhid delilleri üzerine araştırma yaparken, suyun kimyevî yapısı ve fizikî değişikliklerle ilgili yönünü hayretle görmüş, Cenab-ı Hakk'ın harika icraatı karşısında hayran olmuştum. Bediüzzaman Hazretleri de, dört unsurdan biri olan suyun fazl ve rahmet arşı olduğunu söyler.
Japon bilim adamı Prof. Dr. Masaru Emoto ise, içinde 70'ten fazla kristal resmi bulunan Su Kristalleri adlı kitabında: "Su cansız bir madde değil; canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Su çevresinden pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir." diyor. Prof. Emoto'nun suyun biyo-fizikî özelliklerini araştırarak ortaya koyduğu gerçekler, yeni bir döneme kapı açacak gibi.

Emoto, üç yıl kadar önce mikroskopla yaptığı araştırmalarda, donmuş su kristallerinin dış tesirler karşısında çok değişik şekillerde reaksiyon gösterdiğini keşfetti. Bu araştırmalara göre su kristalleri, dış çevre tesirlerinin yanı sıra, müzik, söz ve kavramlara da tepki veriyor.

Sanacell sağlık firmasının davetlisi olarak, temmuz ayında Berlin Teknik Üniversitesi'nde 1.200 kişiye konferans veren Prof. Emoto, su kristallerinin nasıl farklı şekillerde davrandığını, büyüleyici bir yapı göstermesine karşılık, temiz dağ suyunun berrak ve düzgün kristal yapıları ihtiva ettiğini tespit etti. Ayrıca, çocukları, su ile konuşturarak su kristallerinin verdiği tepkileri gözler önüne serdi. Emoto, on iki yıl süren çalışmaları ve yaptığı on binlerce deney neticesinde, suyun sadece iyi ve kötü bilgileri, müzik ve sözleri değil, hisleri ve şuuru da kaydettiğini ortaya çıkardı.

Çekilen kristal fotograflarında suyun verdiği mesaj çok açık; sevgi ve minnettarlık gibi duygular fıtrat tarafından tasvip görmüştür. Yani sevgi ve minnettarlık, fıtratın özüdür. Su, ne kadar sevgi, duygu ve âhenk dolu söz ve musikî ile karşılaşırsa; altıgen kristal yapısı da o kadar güzel ve düzgün olmaktadır. Meselâ çekilen fotografların birinde suyun yanında "şeytan" dendiğinde, kristaller kaotik bir biçime girerken, diğerinde de güzel sözlerle dua edildiğinde, suda, berrak ve estetik yapısı ile mükemmel bir altıgen ortaya çıkıyor. Emoto, bu çalışmalarıyla görünmeyen bir ruh âleminin varlığına da işaret ediyor.

Emoto, araştırmasıyla suyun sadece hâfızasının ve bilgi taşıyıcı özelliğinin olmadığını, aynı zamanda kâinatın dilini ve gerçek sevgi titreşimini de yansıttığını ispatlamaktadır. Meselâ iki kavanozun içine haşlanmış pirinç konuyor. Birine teşekkür diğerine aptal yazılıyor. Bir ay boyunca bu sözler bu şişelere söyleniyor. Netice çok enteresan: "Aptal" denen kavanozun içindeki pirinçler siyahlaşıyor ve kavanozdan çok kötü koku çıkıyor. Diğerinde ise; pirinç beyaz kalıp, hoş bir koku yayılıyor. Bu da gösteriyor ki, kötü ve iyi sözler, su ve pirincin üzerinde tesirli oluyor. Öyleyse Allah'ın nimet ve ihsanlarına karşı, zikir, fikir ve şükür vesilemizi hiç unutmamamız gerekiyor. Bilhassa Bismillahirrahmanirrahim ile Elhamdülillah hiç unutulmamalıdır.

Başlangıçta söylenen bir söz var ve bu söz ince maddî bir titreşime, şekil oluşturan bir sese dönüşüyor. Ve sonra tekrar belli bir bilgi haline geliyor. Su böyle frekansları en açık bir şekilde ispatlanabilir olarak çeken bir maddedir. Su kristallerinin şekli, dünyanın nasıl bir durumda olduğunu gösteriyor. Meselâ; Berlin, Londra veya Paris'teki klorlu çeşme sularının dejenere olmuş kristal yapılarına karşılık; temiz kaynak suları estetik ve çok ince dizayn edilmiş altıgen yapılar göstermektedir. Bu geometrik şekil tabiattaki bütün hayat olaylarının temel biçimini oluşturuyor. Heavy-metal müzik ve küfür sözlerinin aksettiği suyun kristal yapısı, yapılan deneylerde tamamen parçalanıp dağılarak eski kristal formları binlerce parçaya bölünüyor. Vücudumuzun % 70 gibi büyük bir kısmının sudan oluşması gerçeği de, bizim, diğer insanların ve tabiatla olan münasebetlerimize dikkat etmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Japon bilim adamı Prof. Masara Emoto, su kristalleriyle ilgili çalışmasında iki önemli olayın rol oynadığından bahsediyor. Biri, 12 yıl kadar önce Amerika'da; "Manyetik Rezonans Analiz Cihazı" denen ilginç bir âlete rastlamasıdır. Bu âlet sayesinde sıvı ve canlı organizmalardaki belli frekanslar ölçülebiliyor. Diğeri ise; kar tanelerinin hiçbirisinin birbirine benzememesini bir yerde okuması. Kar da sudan meydana geldiği için, su kristallerinin de farklı olabileceğinden hareket etmiş.

Su Kristalleri adlı kitabında suyu çeşitli yönlerden ele alan Prof. Emoto, çalışmalarının ilmî temelini oluştururken, din gerçeğini de göz ardı etmiyor. "21. yy'da en önemli olayın ilimle dinin yeniden buluşması olacağını düşünüyorum. Eğer din olmasaydı insan aptallaşacak, modern ilim de hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı." diyor.

Emoto, su kristallerinden edinilen bilgilerden depremin önceden tespit edilebileceğini söylüyor. Bunun için evvelâ deprem olan bölgelerdeki su kristalleri hemen incelenerek, suyun buna verdiği tepki gözlenmelidir. Daha sonra bilgisayar bağlantılı mini mikroskoplarla sürekli bu bölgelerdeki su kristallerinin bir merkezde değerlendirilerek takip edilmesi gerekiyor. Zira deprem bölgelerinde yer altında meydana gelen değişikliklerin bir anda olmayıp, günler, hattâ haftalarca sürdüğünü ve bu değişikliklerin oradaki su kristallerinden takip edilebileceğini söylüyor. Su kristallerinin fotografının çekilmesi de şöyle oluyor: Önce su eksi yirmi derecede donduruluyor. Sıcaklığı eksi beş dereceyi bulduğunda kristal ortaya çıkıyor. 5 mm'lik buz parçasında ancak 25 mikron, yani 0,025 mm büyüklüğünde bir kristal oluyor. Bu yüzden bunun 200 defa büyütülmesi ve bu esnada en ufak bir titreşimin meydana gelmemesi gerekiyor. Su kristalleri de yaklaşık elli-altmış saniye, buzun sıcaklığı sıfır dereceye ulaşana kadar görülebiliyor.

Bütün bu ilmî gerçeklerden hareketle, Allah'ın nimetlerine karşı tavrımızı ayarlamamız gerekiyor. Meselâ, yemeğin başında Besmele çekmek, sonunda Elhamdülillah deyip şükretmek, ortasında bu harika nimetleri bize ihsan eden Cenab-ı Hakk'ın kerem ve lütuflarını düşünmek gerekiyor.

.

İnsan vücudu, birbirleriyle uyum içerisinde çalışan birbirine yardımcı sistemlerden oluşmuştur. Herhangi bir sistemde çıkan arıza hemen diğer sistemleri de etkilemektedir. Bu yazımızda bu müthiş dengelerden sadece küçük bir misal vermeye çalışacağız.

Vücudumuzdaki asit-baz dengesini belirleyen başlıca eleman (H+) hidrojen atomudur. İnsan vücuduna her gün belirli miktarda asit eklenmesine rağmen, vücudun asit oranında herhangi bir değişiklik olmaz. Vücudumuza bu olayları düzenleyen mekanizmalar konmuştur.

Bazı durumlarda vücudumuzdaki hidrojen miktarı 20 ile 160 nmol/l arasında değişebilmektedir. Fakat bu miktarları zarar görmeden atlatabilecek bir yapıya sahip bulunuyoruz. Vücudumuzdaki asit miktarındaki değişiklikler bu değerler üzerinde olacak olursa hayati tehlike ortaya çıkmaya başlar.

Asit-baz dengeleri pH değeri üzerinden değerlendirilmektedir. Vücut sıvısının pH değeri normalde 7.38 -7.42 arasında değişmektedir.

Bu dengeler üzerindeki diğer bir etken ise vücudumuzdaki bikarbonat (HCO3)ve karbonik asittir (H2C03).

Vücudumuzdaki asidin fazlasını tamponlamak için mekanizmalar bahşedilmiştir. Karbonik asit zayıf bir asittir. Karbonik asidin çoğunluğu tekrar hidrojen ve bikarbonat haline geri dönüşürken diğer kalan karbonik asitler ise su ve karbondiokside dönüşür.

Hidrojen iyonu konsantrasyonunu arttırdığımız zaman hidrojen tarafından bikarbonatların bir kısmı kullanılır. Böylece vücuttaki HCO-3 oranı düşer ve sonuçta daha fazla karbondioksit üretilir. Üretilen karbondioksit kandaki kısmı basıncı artırır. Artan karbondioksit ise beyindeki solunum sistemimizi kontrol eden merkezi uyarır. Böylece daha derin ve hızlı solunum yapmamızı sağlar. Netice olarak, kandaki karbondioksit solunum yoluyla dışarıya atılarak normal seviyeye getirilir.

İkinci bir mekanizma olarak böbrekler, bikarbonatın vücutta yeterli miktarda kalmasını sağlar. Karbondioksitin dışarıya atılma işlemi en fazla üç dakika gibi kısa bir süre içerisinde meydana gelir. Fakat bikarbonatın tekrar eski düzeyine gelmesi en az iki saati bulur. Bikarbonatın yapıldığı yer ise böbreklerdir. İkinci tampon sistemi olarak böbreklerde amonyak kullanılır. Amonyak (NH3) vücudumuzda böbrek ve karaciğerde üretilir. Kaynağı ise glutamate isimli aminoasittir. Normalde böbrekler günlük 35-45 mg amonyak üretme kapasitesine sahiptir. Amonyağın, üretildiği hücrelerden böbrek kanal boşluğuna geçmesi için enerji kullanımına gerek yoktur. Basit difüzyon yoluyla kolaylıkla kanal boşluğuna geçebilir. Bu amonyak kanal boşluğunda bulunan hidrojen ile birleşir ve amonyumu oluşturur.



Oluşan amonyum (NH4) biyolojik zarlardan kolay kolay geçemez. İdrarla birlikte vücuttan atılır. Kanal epitellerinde kalan bikarbonat iyonu buradan kan dolaşımına geçerek, vücut için çok önemli olan değerini korumuş

Fakat bu olaylar sonucunda vücuttaki bikarbonat değeri normal seviyeye gelmesine yetmeyebilir. Üçüncü tampon mekanizması olarak tek ve çift bazlı fosfatlar devreye girer.

Vücuttaki bikarbonatın, karbonik aside oranı 1 ‘e 20 olmalıdır. Bu oranın bozulması durumunda ciddi problemler ortaya çıkabilir. Vücudumuzda ayarlanmış bu mekanizmalar ancak hastalıklarla bozulabilir.

.

« Önceki ::

width="50">