Çocuk sahibi olmak, her anne-babanın yaşamındaki dönüm noktasıdır. Bu mutluluk kişinin yaşayacağı en mükemmel duygudur. Her anne-baba çocuğu için her şeyin en güzelini ister kuşkusuz.
Çocuğun sağlıklı gelişebilmesi, anne-babanın bu role hazır olması ve çocuk eğitimini bilmesine bağlıdır. Öncelikle eşler evlilik ilişkilerini değerlendirmeli, ebeveynliğe hazır olup-olmadıklarını tartışmalı, sonra çocuk sahibi olmaya karar vermeliler. Bu tartışma kişilerin özgüveni, evliliğe yükledikleri anlam, eşlerin birbirinden beklentileri güven duygularını kapsamalıdır.
Yapılan en büyük hatalardan biri, enliliği kurtarmak, eve bağlamak hedefiyle çocuk sahibi olma kararı almaktır.
Çocuğun dünyaya gelmesiyle, ailenin yaşam tarzı değişecektir. Bu değişimin sağlıklı oluşması önem taşımaktadır. Günümüzde pek çok klinikte etkili anne-baba olmak, iyi anne-baba olmak gibi çalışmalar yürütülmektedir. Amaç, ebeveynlerin çocuklarını tanımaları ve onların bilişsel, sosyal, duygusal gelişimlerinin en sağlıklı biçimde oluşması için imkan sunmalarını sağlamaktadır.
Ebeveynlerin çocuklarıyla konuşurken kullandıkları dil çok önemlidir. Duygularımız doğaldır, birbirlerinin duygu ve düşüncelerini sözel ifadeler ve beden diliyle algılarız.
İletişim, kişilerin birbirlerine (bilinçli ya da bilinçsiz olarak) duygu ve düşünceleri aktardıkları süreçtir.
Çocuğuyla güçlü iletişim kurmanın birinci basamağı, onun duygularını ve düşüncelerini olduğu gibi kabul etmek ve dinlemektir. Dinleme, etkin dinleme (katılımla dinleme), pasif dinleme (edilgin dinleme), kapı aralayıcı mesajlarla dinleme şeklinde olur.
Pasif (edilgin) dinleme herhangi bir yorum katılmadan, jest ve mimiklerle çocuğunuzu dinlediğinizi hissettirmeniz şeklindedir.
Etkin dinleme (katılımlı), söylediği sözleri açarak tekrar etmek ve kendi çözümlerini bulmasında yardımcı olmak şeklindedir.
Kapı aralayıcı mesajlar
"Ben sen dili" ne demektir?
Ben dili, bireyin karşılaştığı davranış ve durum karşısında bireysel tepkisini, kendi duygu ve düşüncelerini açıklayan ifade şeklindir. Kendimizi "ben"li cümlelerle anlattığımız zaman karşımızdakini incitmemiş, fakat kendi mesajlarımızı da vermiş oluruz.
"Sen" dili suçlama içerir ve karşımızdaki kişi doğal bir savunmaya geçer. Dolayısıyla sonuç anlaşılamama, tartışma, kavgaya kadar gidebilir. Sen ve ben diline örnek vermek gerekirse;
Sen dili: Ör. Sen hatalısın! Çok yanlış davranıyorsun!
Ben dili: Ör. Senin bu davranışın beni incitti, üzüldüm!
Şeklinde ifade edilebilir
Çocuklarımızla iletişimi engelleyici etmenler nelerdir?
Öğüt vermek, çözüm getirmek, kendi düşüncelerimizle yönlendirmek.
Yargılamak, eleştirmek, kıyaslamak.
Sürekli sorular sormak, incelemek.
Teselli vermek veya çocuğunuzun anlatmaya çalıştığı konuyu değiştirmek.
Etiketlemek, tahlil etmek.
Çocuğunuzla başarılı iletişim kurmak için neler yapmalısın?
Çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini anlayın (empati)
Çocuğunuza saygı duyun.
Gerçekçi ve doğal davranın.
Onu dinleyin.
Onunla göz teması kurun.
Dokunsal teması artırın.
Nerede, ne zaman, nasıl, ne söyleyeceğinizi iyi belirleyin.
Akıcı, sade bir dil kullanmaya çalışın.
Size güvenebileceğini hissettirin.
.
Fransız bilim insanları, insan embriyonundan elde edilen kök hücrelerin, kalpte yeni kas hücrelerine dönüşebilme özelliğini tespit etti.
Kök hücre araştırmalarına yer veren Stem Cells dergisinde kısa süre önce yayımlanan araştırmada, insan vücudundaki tüm hücre ve dokuların kökeni embriyon kök hücrelerinin, bir gün organların, örneğin kalp krizi sonucu hasar görmüş bir kalbin onarımında kullanılabilmesi fikrinden yola çıkıldı.
Enfarktüs (kalp krizi) hastası fareler üzerinde yapılan deneylerde, ilk kez insan embriyonundan elde edilen kök hücrelerin, farelerin kalplerinde kalp hücrelerine dönüşebildiği tespit edildi.
İnsan kök hücrelerinin farklılaştırılmasını hazırlamak için "BMP2" adı verilen gelişme sağlayıcı bir etken kullanan araştırmacılar, böylece kök hücrelerin gelişimlerinde "yönlenmesini", ardından kalp rahatsızlığı bulunan farelerin hasarlı kalp dokusuna tutunmasını sağladı.
İki ay sonunda hasarlı bölgede insan kalp hücrelerinin oluştuğunu gören araştırmacılar, "yönlenen" kök hücrelerin kalp kası hücrelerine dönüştüğünü ve kalp dokusunun yenilenmeye başladığını gözlemledi.
Araştırma sonunda hiçbir tümör, enflamasyon ya da yan etki tespit edilmezken, buna benzer bir sonraki araştırmanın maymunlarda ve kemik dokusu üzerinde yapılmasının planladığı belirtildi.
BURHAN EREN Günümüzün en sihirli kavramlarından biri ‘anti-aging’. Yaşlanmaya çare adı altında önerilen yöntemlerin haddi hesabı yok. Prof. Dr. Turgay İspir, psikolojinin ihmal edildiğini belirtiyor ve “Huzurlu bir aile ortamı, yaşam kalitesini artırır, yaşlanmayı yavaşlatır.” diyor. Günümüzün en sihirli kavramlarından biri anti-ageing, yaygın adıyla söyleyecek olursak yaşlanmayı geciktirme...
Arkasında ne kadar ‘ölümü geciktirmek’ var bilinmez; ancak neredeyse herkes yaşlanmamanın, genç kalmanın derdine düşmüş durumda. Hal böyle olunca yaşlanmayı durdurmanın, genç ve dinç kalmanın sihirli formüllerini kulaklara fısıldayanlar, koca bir sektör oluşturdu. ‘Vitaminlerin Kutsal Kitabı’nı yazıp doğru vitamin ve minerallerle yaşamın kökten nasıl değiştirilebileceğini anlatan da var sektörde, türlü buhar banyolarını, altın zerrecikleriyle çikolata masajlarını önerenler de… Akla gelmedik yiyecek ve egzersiz programlarını içeren kitaplar ise havada uçuşuyor. Peki, ortalığı toz dumana boğan ve sihirli kelime ‘anti-ageing’ olarak sunulan bu yöntemler yaşlanmaya çare mi? İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Moleküler Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Turgay İspir ile ‘anti-ageing’in de konuşulacağı ve 24 Mart’ta başlayacak ‘Moleküler Tıp Kongresi’nin hazırlık çalışmalarını yürütürken konuştuk. Prof. İspir, vücutta oksidan ve anti-oksidan bir dengenin olduğunu; oksidan dengenin artıp anti-oksidan dengenin azaldığı durumda vücutta birtakım organ hasarlarının meydana geldiğini ve yaşlılığın da böyle ortaya çıktığını belirtiyor sözün başında. Biz de hemen soruyoruz: Yaşlanma önlenebilir mi? Cevabı kısa ve net: “Yaşlanma önlenemez, ancak vücuda vereceği hasar dengeli bir beslenme ve hayat tarzı ile geciktirilebilir.” Sözünün sonunda zaten ‘anti-ageing’in, yaşlanmanın önlenmesi ve uzun yaşama anlamlarına değil, ileri yaş dönemlerinde sağlıklı ve kaliteli bir yaşama anlamına geldiğini belirtiyor. Porf. İspir’e göre ‘anti-ageing’i pek çok ‘faktör ile birlikte düşünmek gerekiyor. Çünkü filan vitamini alın, buhar banyosu yapın, şu yiyecekleri ağırlıklı olarak tüketin’ demek, sözü eksik bırakmaktan başka bir şey değil. Ve ona göre anti-ageing ajanları içinde psikoloji hep atlanan bir faktör: “Daha huzurlu bir ortamda yaşama, kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için elzemdir. Yaşlı büyüğünüzü kötü olmayan alışkanlıklarından vazgeçirmememiz, mümkün olduğunca gençliğinde nasıl yaşıyorsa, aynı ortamı yaşlılığında da oluşturmanız gerekir. İleri yaştakiler, huzurlu bir aile ortamı içinde, sevdikleri ile bir arada yaşamalı, yalnızlık duygusunu hissetmemeli. Yaşlı birinin, çocukları ve torunları ile beraber olması onun yaşam kalitesini artırır, yaşlanmasını azaltır.” Gençlik döneminde de kötü psikolojinin insanın yaşam şeklini bozduğunu; ancak yaşlılıkta bunun daha önemli hale geldiğini söyleyen Prof. Dr. Turgay İspir, bu konudaki görüşlerini şöyle tamamlıyor: “Aksi halde, mesela yaşlı bir insan evlatları ve torunları hayatta olduğu halde onlardan uzak ve huzurevinde ise kendisini atılmış gibi hissedecek, hayata küsecek, hayattan kopacaktır. Böyle olunca da yaşlılığın kalitesi bozulacak, dışarıdan ne kadar iyi bir bakım da sağlasanız, kırgınlıkları, psiko-somatik rahatsızlıkları, çeşitli hastalıkları ortaya çıkacaktır.” Huzurlu bir hayat yaşayıp beslenmesine dikkat ediyor, yeterli ölçüde sporunu yapıyorsa kimsenin hiçbir anti-ageing yöntemi kullanmasına gerek olmadığını söyleyen Prof. İspir, “Anti-ageing, insanların normal bir yaşamda yapması gereken birtakım şeyleri yapamamasından dolayı ortaya çıkmış bir şeydir.” diyor. Peki belli vitamin ve minerallerin verilmesine dayalı uygulanan ‘anti-ageing’ yöntemleri ne ölçüde faydalı? Bozulmaya uğramış bir sistemin yeniden eski haline getirilemeyeceğini, vitamin ve mineral takviyeleri ile vücutta oluşan hasarın daha da ileri gitmesinin önlenebileceğini söyleyen İspir, yine de uyarıyor: “Bilinçsizce ve bir doktorun gözetimi olmaksızın ‘vücudum sağlıklı olsun’ diye alınan antioksidan E vitamini, A vitaminitakviyeleri yarardan çok zarar getirir. Vitamin haplarının doktor kontrolünde gerekli tetkikler yapıldıktan sonra reçete ile alınması gerekir.” |
| |||
Nobel tıp ödüllerini belirleyen İsveç Karolinska Enstitüsü Hücre ve Gen Tedavileri Merkezi Koordinatörü Prof. Dr. Sirac Dilber, vücutta mikrop veya tümöre karşı ilk mücadeleyi veren NK hücreleriyle kanser türlerini tedavi çalışmalarını sürdürüyor. Son çalışmalarla ilgili bilgi veren Prof. Dr. Dilber, önceliği multiple myeloma araştırmalarına verdiklerini söyledi. -NEDEN MULTİPLE MYELOMA- Bir tür kan kanseri olan multiple myeloma hastalarının ömrünün, kullanılan tüm yöntemlere rağmen teşhis konulduktan sonra 3,5-4 yıl olduğunu bildiren Prof. Dr. Dilber, halen en revaçta olan yöntemin, kişinin kendisinden kemik iliği nakli (otolog) yapılması olduğunu söyledi. Bu yöntemin kemoterapiye göre daha fazla insanca yaşama imkanı verdiğini kaydeden Prof. Dr. Dilber, şöyle dedi: ''Bir süre daha yaşamı uzatıyor. Ancak otolog kemik iliği nakli yapılan hastalarda hastalık tekrarlıyor ve tekrarlayan hastaların çoğunu kaybediyoruz. Bu tekrarlamayı engelleyebilecek bir tedavi yöntemi, hastalara en büyük iyilik olacaktır. O hastaların çoğu şifa bulacak demektir. Bu nedenle de öncelikli olarak bunun üzerinde çalışıyoruz.'' -KANSERLİ HÜCRELERİ ÖLDÜRDÜLER- Prof. Dr. Sirac Dilber'in verdiği bilgiye göre ekip, kemik iliği nakli olmuş, ancak hastalığı tekrarlamış 8 kişiden aldığı NK hücrelerini, beslenme kokteyli yöntemiyle üç hafta içerisinde 500 kat çoğalttı. Hastalık nedeniyle uyuşukluk hali gösteren hücrelerin, çoğalınca eski fonksiyonlarını taşıdıkları gözlendi. Çoğaltılan hücreler, laboratuvar ortamında, kişilerden alınan tümörlü hücrelerle aynı ortama konuldu. Çoğaltılan NK hücreleri, kanserli hücreleri öldürdü. Ekip, çalışmada, çoğaltılan hücrelerin kansersiz hücrelere zarar vermediğini de ispat etti. Yapılan çalışma, hastalardan alınan ve fonksiyonlarını yitirmiş NK hücrelerinin, laboratuvar ortamında çoğalınca, aktive olarak tümörü yeniden tanıdığını ortaya koydu. -HASTALIK TEKRARLAMAYACAK- Laboratuvar ortamında milyarlarca NK hücresi üreterek, yöntemi insanlara uygulamaya hazır hale getiren Prof. Dr. Dilber, bu sayede kemik iliği nakli olmuş multiple myeloma hastalarında hastalığın tekrarlamayacağını bildirdi. Prof. Dr. Sirac Dilber, NK hücrelerinin, kemik iliği naklinden sonra kişiye üç ay verileceğini kaydetti. Yöntemi insanlarda denemek için etik kurul onayı beklediklerini ve İsveç İlaç Kurumu'na başvuracaklarını belirten Prof. Dr. Dilber, ''Bu izni almak zor olmayacak çünkü bu hastaların çoğu ölüyor. Yani başka bir tedavi yöntemi yok. Onayı alınca, yöntemi 6 ay süreyle hastalar üzerinde deneyeceğiz'' dedi. -PROF. DR. SİRAC DİLBER KİMDİR?- Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olan Prof. Dr. Sirac Dilber, uzmanlığını Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde dahiliye üzerine yaptı. 1992 yılında kazandığı bir yıllık bursla İsveç Karolinska Enstitüsüne giden Dilber, burada hematoloji ihtisası yaptı ve 3.5 yılda doçent oldu. Enstitüdeki Gen Tedavileri Merkezini kuran Prof. Dr. Dilber, 1998 yılında merkezin başına getirildi. Prof. Dr. Dilber, daha sonra bu merkeze hücre tedavilerini de ilave etti. Avrupa Gen Tedavileri Derneği Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Dilber, İsveç Gen Tedavileri Merkezinin kurucuları arasında yer aldı. Prof. Dr. Dilber, hücre ve gen tedavileriyle ilgili AB ülkelerinde kurulan 10'un üzerinde komitede değişik görevler yürütüyor. Prof. Dr. Dilber, 9 Eylül ve Akdeniz üniversitelerinde kurulacak Medikal Araştırma Merkezleri'nin danışmanlığını da yapıyor. | |||
| aa | |||
| 18 Mart 2007, Paza | |||
« Önceki ::

