Sevmenin bahanesi olmaz
Sevsen söylerdin bence
Bu bir ikilem midir
Mantık mıdır aramıza giren şey sence
Bu sonun bilinmezliği midir
Gurur yerler de belki
Büyük konuşmadan da olurmuş
Pişmanlık mı değil elbet
İnsan düşünerek var olurmuş
Zamanda her şey gizli
Ne desek saçma biliyorum
Kelimeler yetersiz belli
Her zaman hayırlısını diliyorum
Hem çok uzağız hem de yakın
Bu nasıl bir çelişki
Saçmaydı zaten deme sakın
ileride bir gün akla gelinir belki
Bir gün biteceği malumsa
Acı çekmeden biter mi dersin
Sade anı mı yaşamalı insan
Hiçbir şeyin hatırı kalmaz mı dersin
Yalnızlık mıdır insanı yutan
Bilinmezlik midir çekici kılan yaşamı
Kelimelerin yetersiz kaldığı yerde
Suskunluğun mudur içimi daraltan acı
Hatıralarda saklı kalacak belki
Yaşanılmamış anılar
İleride bir gün görüşürsek sahi
Kapanır mı arada ki bu uzaklıklar
Aramızda bir şey yoksa şayet
Nedir bu soruların cevapsızlığı
Merak etme zaman daralıyor sabret
Bitecek bu yok olmayanın varlığı
en çok
senin yanında üşürdüm
sen beni her zaman üşütürdün de
haddimi aştığım zamanlarda
sana yaklaşmayı denediğim zamanlarda yani
en acımasız soğuğunu çarpardın üstüme
çok toydum
dayanamazdım
buz kesilirdim
ve son bir vuruşla
paramparça etmeyi de ihmal etmezdin
o buz kütlesini her seferinde
yine de ben toplardım yerlerden kalbimin kırıklarını
suya benzerdin
musluktan damlardın mesela
ben uykuya dalmadan hemen önce
uykumu bölmek için
yada durup dururken
bir salgın hastalık getirirdin uzaklardan
bana armağan ederdin
hiç bi şey yapmasan
ayakkabımın içine girerdin
tam da evden yeni çıkmışken ben
sen basbayağı suya benzerdin
ne zaman kötü hissetsen
kötü hissettirmek için
yokuş aşağı akmaya başlardın bütün gücünle
tabi ki ben olurdum yokuşun altında
ve her zaman hazırdı savunman;
yokuş yukarı nasıl akacaktın
ve tabi ki gövdemi parçalardın
sen benim gövdemi parçalardın da
yine de ben toplardım yerlerden kalbimin kırıklarını
sen suya benzerdin ya
sensiz olmazdı
olduğu kadar da olmazdı
yani ben bir hiç kimseydim
ama yine de ben toplardım yerlerden kalbimin kırıklarını
sırf ayaklarına batmasın diye..
Âh edip ağlamadan,
Sîneler dağlamadan,
Su gibi çağlamadan,
Koca dağlar aşılmaz!
Cânı cânânı vermeden,
Fakr ile fahre ermeden,
Yokluğa kanat germeden,
Ne mümkün, yollar aşılmaz!
Rûhunda aşk u şevk, sînende iman,
Elinde Kur'ân, tam tekmil heyecan,
Ve bin bir ızdırap, bin bir hafakan,
İçini sarmadan çöller aşılmaz!
Allah deyip gönül gözün açmadan,
Pervaz edip dost eline uçmadan,
Benliğine kıvılcımlar saçmadan,
O yolu kesen "dragon"lar aşılmaz!
Ölüp ölüp dirilmeden,
Her gün bin kez gerilmeden,
Canda öze erilmeden,
Berf ü baranlar aşılmaz!
Sîne kebap olmadan,
Vakit-mîat dolmadan,
Sen, senden kurtulmadan
Küsûf aslâ aşılmaz!
Yolcu buruk baş gerek,
Gözde dâim yaş gerek,
Huy biraz yavaş gerek,
Yoksa yollar aşılmaz!
Do
Doğuş ve Söğüt
Dilsiz çocuk zaman
sözler dudağında çığ,
suskunluk yüreğinde kor,
gelip gidiyor okyanus göğsünde,
güneş, zamanın dudağından dökülüyor,
ufukta an kanatlanıyor, tohum kanıyor,
toprak uyanıyor, ışık yayılıyor,
hamd ve tesbih, tekbir ve tevekkül
dudaklarda, ertuğrul, osman ve edebali,
dilsiz çocuğun dudağına muştu oluyor,
bir fidan yükseliyor, uluçınara doğru,
anadoluya dolu dolu insan alnı değiyor,
secdelerce açılıyor zaman, secdelerde duruyor zaman
konuşuyor dilsiz çocuk
hayret makamında
Subhanallah!
Re,
Renk ve Ahenk
Renkleri giyiniyor toprak
ve gök ahengin tenini kuşanıyor.
Coğrafyanın her yanına,
Avrupa'nın öte ucuna,
Hint yarımadasına ve
Afrikanın derin gölgelerine uzanıyor Osmanlı renkleri.
Alabildiğine renk ve alabildiğine ahenk Osmanlı.
Söğüt'te tan yelinin sessizliğine düşüyor tohum.
Bursa'da Muradiye Türbesinin kubbesinde
ilk üç hecesini söylüyor zaman:
su, hava ve ilim
rengi ahenge çeviren,
sesi musiki yapan,
suskunluğu hikmet eyleyen üç şeyi
budaklarında saklayarak uzanıyor uluçınar:
su, hava ve ilim…
Mi
Misyon ve Dua
Kabuk çatlıyor, evrenin ahengi ve rengi ince bir filizin göğsüne sürgün oluyor.
Toprak kendinden beklenmeyene gebe oluyor,
hiçlik varlığa kanatlanıyor,
yokluk ve yoksulluk bir çadır direğinden bir samimi dua olup göğe yükseliyor.
Yesevi'in göklüce bakışı Anadolu ufuklarını süslüyor,
ötelere, daha ötelere akıyor ahenk ve renk.
Horasan erenlerinin tevekkül kokulu soluklarıyla harlanan ateş tutuşturuyor
Anadolu bozkırlarını
Ve hala Avrupanın yüreğinde
ince bir minarenin göğsüne değen Avrupalı şarapnel
Osman'ın göğsüne çarpıp düşüyor.
Mostar Köprüsünün kemerine sinmiş ince ruh
Tuna'yı seyrediyor Sultan Murad'ın gözleriyle.
Fa
Fatih ve Ney
Kapı hala açık
ve herkese açık…
Yedi iklimin insanları,
Camilerin, Kiliselerin., Havraların insanları
aynı kapıdan giriyor Osmanlı sayesinde.
Yedi iklimin rengi Osmanlı'nın kapısında ahenge bürünüyor.
Genç Fatih'in cengaver sesi ve
Akşemseddin'in derin hikmetiyle ahenk içinde açıyor zamanın kapılarını.
Övülen ordunun nal sesleri arasına,
övülen kumandanın sessiz duası bir ney gibi sokuluyor
ve sonsuz ahenk, sonsuza dek açıyor kapıyı.
ve hala öyle gül kokluyor Fatih,
gül kokuyor Istanbul……
Sol
Solgun Gül ve Ayasofya
Fetih ve Ayasofya ne kadar benziyorlar birbirlerine.
Fethin ikizi Ayasofya.
Beraber doğmuşlar, beraber boy vermişler.
Zaman onları ayırsa da,
hala yanyana duruyorlar.
Fetih Ayasofya kadar diri duruyor,
Ayasofya Fetih kadar geniş ve evrensel.
Fethin ve Ayasofyanın yüzleri solmuş o kadar
Ayasofya'nın yüzü gül kurusu,
Fethin gözü kirli deniz mavisi…
Coğrafyaların ırklara taksim edildiği,
insanların renkleriyle etiketlendiği bu çağda
Ayasofyanın kubbesinde evrensel hoşgörünün ruhu yankılanıyor.
La
Lale ve Leyla
Renk ve ahenk ney sesinin aradan çekilmesiyle yara aldı.
Alperenlerin nefesi, Yesevi'nin Edebali'nin sesi, Akşemseddin'in duası,
bir lale şehvetine çarpıp sustu.
Mevladan habersiz Leyla'lar zuhur etti aradan.
Leyla saltanat gecesini getirdi,
gün geceye ağarken saltanat düşük omuzlara kaldı.
Renkler dağıldı,
Hicaz, Trablusgarb, Yemen ve diğerleri
ayrılık rüzgarlarıyla kum fırtınasına kapıldı.
Kan düştü coğrafyaya, toprağa can düştü
Çanakkale'de, Ege'de, Doğu'da, Güney'de v Kuzeyde.
Tel koptu ama ahenk bozulmadı yine.
Renkler dağıldı ama silinmedi.
Yediyüz yıllık ahengin yankısı ta Avrupa'dan duyuluyor hala.
ve boyandığı renkleri yeniden hatırlıyor insanlar şimdi
ve uyanıyorlar rengarenk
Si
Sis ve Yeis
İstanbul'da son sabah…
Son Sultan'ın gözleri denize mıhlı…
Boğaz sisli, zaman puslu, gönül mahzun ve dudak suskun.
Dilsiz çocuk yine, zaman
Sözleri çığ ve gözleri derin mavi.
Dolmabahçe'nin saati yeni zamanlara yürüyor
Zamanın kadranı dönüyor,
'Devlet-i Aliye'yi geride bırakıyor
Osmanlıyı çeyrek geçiyor saat.
Cumhuriyet uç veriyor zamanın beri kıyısında…
Yine yeni umutlarla yeni bir çınar boy veriyor
Yüzü batıya dönük, gözü güneşin battığı yerde,
doğuşu arıyor, solgun ufuklarda...
Do
Doğuş Yeniden
…………..
Senai DEMİRCİ
« Önceki ::